Gıda ve yoksulluk krizi ABD hegemonyasını sürdürmek için mi tasarlandı?

Koronavirüs (Covid-19) nedeniyle kesintiye uğrayan tedarik zincirindeki kırılma başta gıda olmak üzere birden fazla sektörde kritik kesintilere neden oldu. Peki, özellikle Rusya-Ukrayna savaşı ile en üst seviyeye ulaşan gıda krizi ABD’nin hâkimiyetini sürdürmek için mi planlandı?

Özellikle Afrika ülkeleri ve Yemen, Filistin, Afganistan ve Suriye gibi savaşın sürdüğü ülkelerde toplumların açlığa mahkum olması anlamına gelen gıda krizi; tedarik zincirinin kesintiye uğraması ile birlikte yakı ve gübre fiyatlarındaki artıştan da oldukça fazla etkilendi.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, krayna'daki krizin ardından “açlık kasırgası ve küresel gıda sisteminin erimesi” uyarısı yamıştı. Guterres konuşmasında yükselen fiyatların yoksul ülkeleri vurduğuna dikkat çekerek, dünya çapında siyasi istikrarsızlık ve huzursuzluğun da tohumlarının atıldığını belirtmişti.

Fakat Uluslararası Sürdürülebilir Gıda Sistemleri Uzmanları Paneli'nden yapılan açıklamada, şu anda dünyada yeterli gıda mevcut ve bir arz kıtlığı da söz konusu değil.

Bol miktarda görülen yiyeceklerin fiyatları yükselirken uzmanlar esas sorunun kıtlık değil, gıda ürünlerine dair spekülasyonlar ve insanların ihtiyaçları ve kurumsallaşmış tüccarların gerçek gıda güvenliği pahasına çalışması ve girdi tedarikçilerinin çıkarlarına hizmet eden, doğası gereği kusurlu bir küresel gıda sisteminin manipülasyonu olduğu konusunda hemfikir.

Ukrayna’da süren savaşın temel nedeninin jeopolitik bir ticaret ve enerji çatışması olduğunu vurgulayan uzmanlar, ABD’nin Avrupa ülkelerini Rusya’dan ayırma çabasının savaşın ana neden olduğuna dikkat çekiyor. Avrupa’yı yalnızca Rusya’da ayırmakla kalmayıp ABD’ye de daha fazla bağımlı hale getirmek için Washington tarafından yürütülen vekalet savaşının bir ayağını da ‘gıda kıtlığı’ manipülasyonu oluşturuyor.

Colin Todhunter’in Global Research’de kaleme aldığı makalesine göre, Ekonomi Profesörü Michael Hudson savaşın Almanya ve Avrupa’ya karşı olduğuna dikkat çekerek, “Yaptırımların amacı, Avrupa ve diğer müttefiklerin Rusya ve Çin ile ticaret ve yatırımlarını artırmasını engellemek” ifadelerini kullanıyor.

1980’lerden bu yana neoliberal politikaların ABD ekonomisinin içini boşalttığını belirten Todhunter, üretici tabanı zayıflayan ABD’nin hegemonyasını sürdürebilmek için Çin ve Rusya'yı baltalamak ve Avrupa'yı zayıflatmak yoluna gittiğinin altını çiziyor.

ABD’li neoconların geçtiğimiz yıldan bu yana Kuzey Akım 2 başta olmak üzere Rusya ile olan tüm enerji ticaretini ABD’nin tekelinde tutabilmek için mücadele ettiklerini belirten Hudson, ‘Yeşil Enerji’ zorlamasına rağmen Washington’un hala dışarıya gücünü yansıtabilmek için fosil yakıtlara güvendiğini ifade ediyor.

Rusya ve Çin’in dolardan uzaklaşmasına rağmen halen petrol ile gazın kontrolünde ve fiyatlandırılmasının altında yatan nedenin ABD’nin hegemonyasını koruma çabası olduğunu vurgulayan Hudson, “ABD, Rusya'ya yönelik yaptırımların nasıl sonuçlanacağını önceden biliyordu. Dünyayı iki bloğa bölmeye hizmet edecek ve bir yanda ABD ve Avrupa, diğer yanda iki ana ülke olan Çin ve Rusya ile yeni bir soğuk savaşı körükleyeceklerdi” diyor.

Küresel Güney ve gıda ithal eden ülkelerin artan maliyetler nedeniyle zarar göreceğini bilmelerine rağmen ABD yönetiminin politikalarından vazgeçmediğine dikkat çeken Hudson, büyük bir kriz ile ülkelerin etkin bir şekilde bağımlılığa ve borca sürükleyen kilit emtia fiyatlarındaki ani artışın da ilk kez uygulanmadığının altını çiziyor.

Geçmişte Henry Kissinger'ın Orta doğu'daki olayları (Arap-İsrail savaşı ve 'enerji krizi') manipüle etmek için kullandığı sistemin yeniden uygulandığını aktaran Hudson, bu durumun Vietnam Savaşı’nın ardından Almanya ve Japonya’nın yükselmesi karşısında ABD hegemonyasının sürdürülmesindeki en önemli politika olduğunu belirtiyor.

Yüksek fiyatlı petrol politikasının Avrupa, Japonya ve gelişmekte olan dünyaya zarar vermeyi amaçladığına yaygın olarak inanılıyor.

ABD’nin Rusya - Ukrayna savaşından ülkeleri yoksullaştırmak ve hem IMF’ye hem de Dünya Bankası’na daha fazla bağımlı kılmak için faydalandığını belirten Hudson, Washington yönetiminin politikaları nedeniyle yoksullaşacak insanların ise büyük jeopolitik oyunda “ikincil hasar” olarak görüldüğüne dikkat çekiyor.

Yaygın inanışın aksine ABD, Rusya’ya uygulanan yaptırımların sonucunu yanlış hesaplamadığını aktaran Hudson, fiyatlardaki artışın aynı zamanda enerji ihracatçısı olan ABD’nin petrol şirketlerine ve ödemeler dengesine fayda sağladığını vurguluyor. ABD ayrıca, Rusya'ya yaptırım uygulayarak, Kremlin’in ihracatını (gübre üretimi için kullanılan buğday ve gaz) sınırlamak ve dolayısıyla tarımsal emtia fiyatlarının artması amacıyla savaşı körüklemekten de kaçınmıyor. Tarım ihracatçısı olarak durumdan fayda sağlayacak olan Washington yönetimi bu politikalar ile diğer ülkeler üzerindeki hakimiyetini sürdürmeyi hedefliyor.

Yoksul coğrafyalar için bir gıda ve borç krizi yaratmak üzerine bina edilen politikalar ile ABD ülkeleri borçlarını ödemeleri için kamu varlıklarını özelleştirmeye ve satmaya zorlayabilecek.

Covid-19 yardımlarının hemen akabinde hayata geçirilen söz konusu emperyalist politikalar, ülkelerin her geçen gün daha fazla açlık ile karşı karşıya kalmasında da önemli rol oynuyor.

Oxfam’ın, 2019 yılında IMF’nin Covid-19 kredilerine ilişkin bir araştırmanın sonuçları da politikaların nasıl işlediğini gözler önüne seriyor. Söz konusu araştırmanın sonuçlarına göre, 33 Afrika ülkesi kemer sıkma politikası izlemeye sev edilirken dünyanın en fakir ülkelerinin 2022’de 43 milyar dolarlık geri ödeme yapması gerekiyor.

Ayrıca Oxfam ve Development Finance International raporlarına göre, 55 Afrika Birliği üyesi devletten 43’ünün önümüzdeki beş yıl içinde toplam 183 milyar dolarlık kamu harcama kesintisi ile karşı karşıya kalması bekleniyor.

Mart 2020’de alınan kapanma kararlarının benzeri görülmemiş bir küresel borçlanmayı da beraberinde getirdiğine dikkat çeken uzmanlar, ABD'nin tarım ve gıda arzının kontrolü yoluyla Küresel Güney'in çoğuna hakim olabildiğini vurguluyor.

Cargill, Archer Daniel Midland, Bunge ve Louis Dreyfus gibi küresel tarım işletmecileri tarafından teşvik edilen ve Dünya Bankası tarafından desteklenen baskın 'gıda güvenliği' kavramı, insanların ve ulusların gıda satın alma endekslerine dayanıyor.

ABD’nin jeopolitik stratejisinin temel taşı olan petrol ve küresel tarımın kontrolünün de dünya pazarı ile birlikte dev tarım işletmecileri tarafından kontrol edilen tedarik zincirleriyle ilgisi olmadığı da biliniyor.

Dünya Ticaret Örgütü'nün Tarım Anlaşması (AoA), 'küresel gıda güvenliği' gibi görünen bu tür kurumsal bağımlılık için gerekli ticaret rejimini ortaya koyuyor.