ABD, Çin ve Rusya ekseninde şekillenen Orta Doğu

Uzun yıllar tek güç olan ABD hegemonyasının bitmesiyle birlikte, ‘‘Büyük Güçler Rekabeti’’ dönemi başladı. Üç büyük kutup olan ABD, Çin ve Rusya ekseninde şekillenen Orta Doğu politikası ve Türkiye’nin pozisyonu bölgedeki dengeleri değiştirecek.

Uzun yıllar tek güç olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) hegemonyasının bitmesiyle birlikte, büyük güçler rekabeti dönemi başladı. Araştırmacılara ve düşünürlere göre, özellikle Suriye krizi bu dönemin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Zira Suriye krizi hegemon gücün etkisinin ziyadesiyle azaldığı ve farklı aktörlerin belirleyici olduğu bir örnek oldu.

Özellikle Rusya’nın Suriye krizinde belirleyici bir rol oynaması da küresel ve bölgesel seviyede değişim tartışmalarını etkileyen önemli bir faktör oldu. Bununla birlikte, Amerika’nın eski başkanı Brack Obama döneminden bu yana Çin’in küresel ve bölgesel faaliyetleri de bu sürecin pekişmesine büyük oranda katkı sundu.  

Nitekim özellikle körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiren bir aktör olan Çin bir taraftan ABD’nin düşmanı İran’ın askeri savunma konusunda dış tedarik kaynağı, diğer taraftan ABD’nin kadim müttefiki İsrail’in yüksek teknoloji ve yatırım durağına dönüştü. Bu anlamda, değişimin evrildiği yeni dönem, üç büyük kutup olan ABD, Çin ve Rusya ekseninde şekillenen Büyük Güçler Rekabeti dönemi olarak adlandırılmaya başlandı.

BÜYÜK GÜÇ REKABETİ

Büyük güçlerin, değerli konumu ve kaynakları itibariyle Orta Doğu’ya karşı Soğuk Savaş döneminden bu yana yoğun bir ilgisi bulunuyor. Öyle ki ABD nezdinde Orta Doğu’da önemli bölgeler bulunuyor. Bu bölgeler hem kriz alanlarında ABD lehine değerli fırsatlar sunuyor hem de diğer büyük güçlere karşı koyma hususunda işlevsel roller üstlenebiliyor. Bu bağlamda, Rusya ve Çin’in bölgede artış gösteren aktiviteleri de ABD’yi yeni dönem için stratejik değişimlere sevk etmiş durumda.

Analistlere göre ABD, önceden izlediği vekalet savaşı stratejisini değiştirerek yeni bir partnerlik stratejisi izlemeye mecbur görünüyor. Partnerlik stratejisi, esasında büyük güçlerle mücadelede uygulanacak olumlu bir seçenek olarak masada duruyor. Belirlenen hedeflere ulaşmak üzere mevcut ihtiyaçları karşılamak için ortaya çıkmış olan bu stratejinin odak noktalarına bakılacak olursa, partnerlerin daha şeffaf olması, daha güvenilir ve ölçülebilir olması, bununla birlikte hesap verilebilir olması temel kriterleri oluşturuyor.

TÜRKİYE ETKİSİ

Yeni girilen bağlamın sunduğu şartlar, bölgesel değişimlerin ana belirleyicisi niteliğinde. Bu noktada, aktörler de stratejilerini bu değişime referansla, akıllı seçenekler üretme temelinde şekillendiriyorlar. Zira büyük güçlerin başarısı makul stratejik tercihler üzerinden görülebilecek. “Teorik temelde tasarlanan partnerlik stratejisinin uygulamadaki somut örneği kim olabilir?” diye sorulacak olursa, bu noktada Türkiye makul örneklerden biri. Çünkü Türkiye, sahip olduğu kapasiteleri stratejik sonuçlara dönüştürerek hem coğrafi konumu hem de askeri kabiliyetleriyle büyük güçlerin dikkatini çeken bir pozisyonda konumlanıyor.

Bu durum, Türkiye’nin Büyük Güçler Rekabetinin odak ülkelerinden biri olmasına neden oluyor. Bu anlamda Türkiye, sahip olduğu mevcut güç kapasiteleri ve tüm siyasi krizleri aşan reel politik varlığıyla, büyük güçlerin vazgeçilmezi konumunda bulunuyor. Türkiye’nin, Libya ve Suriye’deki son hamleleriyle birlikte, özellikle bir SİHA/İHA gücü tanımlanması temelinde sergilediği başarı, Türkiye’yi bir büyük gücün tercih etmesi değil, bir işlevsel güç olarak Türkiye’nin büyük güçleri seçebilme hürriyetine imkan sağlamıştır.

Öyle ki artan rekabet eğilimleri döneminde başarılı olmak isteyen büyük güçler, artık Türkiye’nin mevcut konumunu göz ardı edemeyecek durumdalar. Her ne kadar böylesine kritik bir seviyeye erişen Türkiye’den bahsediliyorsa da bu değerli konum, Türkiye’ye yeni risk alanları da sunabilecektir.