AB stratejik körlüğünü aşabilecek mi?

Uluslararası sistem ve AB’nin komşu coğrafyası belirsizlikler ve meydan okumalarla dolu bir dönemden geçiyor. Kovid-19 pandemisi bu belirsizlikleri ve meydan okumaları daha da kötü duruma sokacak.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik serüveni 1959 yılında Birliğin öncülü Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) ortaklık başvurusuyla başladı. Bu süre içerisinde aralarında eski Varşova Paktı üyesi ülkeler olmak üzere onlarca ülke üyelik müzakerelerine başlayıp üye olmasına rağmen Türkiye halen AB’ye üye ülkeler arasında değil.

Türkiye-AB ilişkilerinin inişli çıkışlı tarihine bakıldığında ilk göze çarpan, Türkiye’nin başka hiçbir üye ya da aday ülkeye benzemeyen bir tutumla karşılaştığıdır.

Avrupa’daki muhafazakâr ve aşırı sağcı çevreler Türkiye’nin farklı bir kültüre sahip olmasını gerekçe göstererek Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık önerisinde bulunuyorlar. Buradan açıkça anlıyoruz ki Türkiye seküler bir devlet olmasına rağmen bu çevreler tarafından nüfusunun çoğunun Müslüman olması ve İslami kültürü nedeniyle açıkça Avrupa’da dışlanıyor.

Dolayısıyla 83 milyonluk nüfusu ile Türkiye’nin AB’ye üye olması sadece birlik içerisindeki güç dengelerini ciddi olarak değiştirecek olması bakımından değil aynı zamanda AB’nin kimliğini yeniden tanımlamasını gerektirecek kadar büyük bir meydan okuma olarak karşılanıyor.

AB’yi Hristiyan-Yahudi kültürü temelinde yükselen bir birlik olarak gören bu çevrelerin İslam’ın ve Müslümanların Avrupa tarihinin ve Müslüman göçmenler üzerinden de bugünün bir parçası oldukları gerçeğini göz ardı ediyorlar. Dolayısıyla Türkiye’nin üye olduğu bir AB ister istemez daha kapsayıcı bir AB haline gelecektir.

Aşırı sağın her geçen gün yükseldiği AB bugün böyle bir dönüşüme açık değil. Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinin önündeki en temel sorun da bu. Gümrük Birliği’nin modernizasyonu, pandemi sonrası dönemde her iki tarafa ciddi ekonomik faydalar sağlayacaktır. Vize liberalizasyonu ise insani düzlemde ilişkileri yoğunlaştırarak AB’nin son dönemde zarar gören imajını onarmasına ve Türkiye’nin üyelik hedefini sürdürmesine çok olumlu şekilde yansıyacaktır.

Türkiye-AB ilişkileriyle ilgili üretilen literatüre Avrupa merkezci ve kolaycı bir yaklaşım hâkim. İlişkiler genelde Türkiye’nin iç siyasetinde yaşanan gelişmeler üzerinden analiz ediliyor. Türkiye’nin neyi doğru ya da yanlış yaptığı gündeme getirilerek Türkiye’nin önüne şartlar konulmakta.

Halbuki tüm ikili ilişkilerde olduğu gibi Türkiye-AB ilişkilerini etkileyen faktörler üç düzlemde incelenmeli: Türkiye’de yaşanan iç siyasi gelişmeler, AB’de yaşanan iç siyasi gelişmeler ve uluslararası sistemde yaşanan değişimler. Aday bir ülke olmasından dolayı Türkiye ile AB arasında asimetrik bir ilişki mevcut. Bu asimetriden dolayı da AB’de yaşanan iç gelişmelerin Türkiye’nin AB’ye adaylık sürecine etkisi genelde göz ardı edilmekte.

ULUSLARARASI SİSTEMDE YAŞANAN DEĞİŞİMLER 

İkili ilişkileri etkileyen en temel unsurun uluslararası sistemin yapısı ve bu sistemde yaşanan değişimler olduğu açık bir şekilde ortada. Uluslararası sistem açısından bakılacak olursa; son 30 yılda Soğuk Savaş’ın sona ermesi, terörle savaş doktrininin ortaya çıkması, Çin’in yükselişi ve son olarak yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisi gibi ciddi kırılmalar ve güç kaymalarının yaşandığı bir süreç.

Bugün Soğuk Savaşın sonra ermesinden bu yana 30, Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlamasından bu yana ise 15 yıl geçmiş durumda. Bu süre içerisinde yepyeni bir Türkiye ve AB ortaya çıktı. Ne Türkiye eski Türkiye ne de AB eski AB’dir.

 Soğuk Savaş sonrası dönemde tarihin sonunun ilan edildiği ve ABD’nin hâkim olduğu bir dünya düzeninden bugün çok kutuplu bir dünya düzenine gidildiğine dair ciddi emareler var. Artık yeni bir dünya var. Kovid-19 pandemisinin ise bu dönüşümü daha da hızlandırdı. 

Etrafı krizler ve iç savaşlarla çevrili olan ve bu krizlerin ürettiği göç, mülteciler ve terör tarafından istikrarı tehdit edilen AB, belirsizliklerle dolu bu uluslararası sistemde kendisine nasıl bir rol biçiyor? Aslında AB Türkiye gibi bir ülkeyle iş birliği yapmak zorunda.

Bütün bunlara rağmen AB’nin Türkiye ile ilişkilerine stratejik bir körlük hakim. AB, Türkiye ile ilişkilerini hâlâ sadece üyelik perspektifi çerçevesindeki asimetrik ilişki üzerinden sürdürmek istemekte, bundan dolayı da çevresinde ortaya çıkan krizlere hızlı cevap üretememekte ve yeni şartlara adapte olamamakta.

Soğuk Savaş sonrasında bütün bunlar olup biterken Avrupa siyasetinde de çok hızlı bir dönüşüm yaşandı. Çok kültürlülüğün bittiği ilan edildi, aşırı sağcı partiler normalleşti ve AB’nin genişlemesiyle ilgili bir yorgunluk hali oluştu. Neticesinde 1990’ların ve 2000’lerin sürekli genişleyen ve entegrasyonunu derinleştiren AB, 2009 ekonomik krizi sonrasında gün geçtikçe içine kapanmaya ve etrafına duvarlar örmeye başladı. Böyle bir AB’nin, kendisinden istenen tüm şartları yerine getirse dahi Türkiye’yi üye olarak kabul etmesi içinde bulunduğu karmaşadan dolayı bir hayli zor görünüyor.

Bütün bunlara rağmen bugün gelinen noktada Türkiye ve AB ekonomi, güvenlik, göç ve mülteciler gibi birçok açıdan karşılıklı bağımlılık beslemekte. Bundan dolayı da her iki aktör birbirlerine sırtlarını dönme lüksüne sahip değil.

Bu mecburiyet ve Türkiye’nin uzun vadeli olarak AB’ye üyeliği stratejik bir hedef olarak tanımlamış olması müzakereler dondurulmuş olmasına rağmen bugün ilişkilerin ana taşıyıcısı.

Stratejik bir işbirliğine sağlanmasa dahi Türkiye ve AB’nin ideolojik önyargıları ya da irrasyonel korkuları bir kenara bırakarak maksimum düzeyde işbirliği yapmaları her iki aktörün de çıkarları açısından en rasyonel yol. Gümrük Birliği ve vize liberalizasyonu bu noktada ön plana çıkıyor.Gümrük Birliği’nin modernizasyonu, pandemi sonrası dönemde her iki tarafa ciddi ekonomik faydalar sağlayacaktır. Vize liberalizasyonu ise insani düzlemde ilişkileri yoğunlaştırarak AB’nin son dönemde zarar gören imajını onarmasına ve Türkiye’nin üyelik hedefini sürdürmesine çok olumlu bir katkısı olacaktır.