2021'de Türkiye-ABD ilişkileri daha da bozulabilir

ABD’de yeni Başkan Joe Biden yönetiminin göreve başlamasıyla, sadece iç politikada değil ABD’nin uluslararası ilişkilerinde de önemli değişiklikler bekleniyor. Bu değişim süreci daha ilk günden kendini gösterirken, ABD’nin ikili ilişkilerinin nasıl bir seyir izleyeceği en çok merak edilen ülkelerden biri de Türkiye. ABD'li uzmanlar iki ülke arasındaki ilişkinin bu yıl daha da kötüleşebileceği öngörüsünde bulundu.

ABD’de yeni Başkan Joe Biden yönetiminin göreve başlamasıyla, sadece iç politikada değil ABD’nin uluslararası ilişkilerinde de önemli değişiklikler bekleniyor. Bu değişim süreci daha ilk günden kendini gösterirken, ABD’nin ikili ilişkilerinin nasıl bir seyir izleyeceği en çok merak edilen ülkelerden biri de Türkiye. NATO müttefiki iki ülke son yıllarda ilişkileri neredeyse tümden kopma noktasına getirecek kadar gerilimler yaşadı, 2020 yılı da Amerika’nın Türkiye’ye S-400 krizi nedeniyle yaptırımlar uygulamasıyla sona erdi. Şimdi ABD’de yeni yönetimle birlikte iki ülkenin ilişkilerinde yeni bir sayfa açıp açamayacağı tartışılıyor.

Washington’da Türkiye’yi yakından takip eden Amerikalı uzmanlardan Max Hoffman, hazırladığı kapsamlı raporda 2021 yılında Türkiye-ABD ilişkilerinde öne çıkması beklenen konuları ve olası ihtilaf alanlarını sıraladı. İşte Amerikan İlerleme Merkezi (Center for American Progress) adlı düşünce kuruluşu uzmanı Hoffman'ın, rapordaki tespitlerini ve ilişkilerin geleceğiyle ilgili değerlendirmeleri...

 ''BİDEN TÜRKİYE'YE KARŞI MESAFELİ OLACAK''

Max Hoffman’a göre, Biden yönetiminin Türk-Amerikan ilişkileri konusunda Donald Trump yönetimine göre en büyük farklarından biri, Beyaz Saray ile yönetimin diğer organları ve resmi bürokrasi arasındaki yaklaşım farklılığının giderilmesi ve “tek sesle” hareket edilmesi olacak:

“Trump yönetiminde ABD’nin Türkiye’ye yaklaşımı tutarsız bir çizgi izledi. Bir yandan ABD hükümetinin ve kurumlar arası düzenin, resmi bürokrasinin sabit bir politikası vardı ama diğer yandan Beyaz Saray, Trump ve Trump ailesi Türkiye’ye karşı çok farklı bir yaklaşım içindeydi. Türkiye bu durumun erkenden farkına vardı ve kendi yararına kullandı. ABD’den hoşlarına gitmeyen bir resmi politika gördüklerinde, bunu Trump ve Beyaz Saray üzerinden aşmaya çalıştılar. Bu durum şimdi kesinlikle ortadan kalkacak. Biden, profesyonel bürokrasiyle yaşanan bu ayrılığı kapatacak, tek bir ABD politikası olacak ve ilişkiyi de kişisel boyuttan çıkaracak. Bu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın telefonlarına cevap vermeyeceği ya da uluslararası toplantılarda onunla görüşmeyeceği anlamına gelmiyor ama bazı sebeplerden dolayı aralarına biraz mesafe koymaya çalışacak.”

Bu sebepler arasında, başta bölgesel sorunlar, S-400 meselesi ve stratejik ilişkilerin seyrinin yanı sıra demokrasi ve insan hakları konularında Türk hükümetiyle yaşanan derin anlaşmazlıklara işaret eden Hoffman, Biden ve ekibinin uluslararası liderlerle temaslarında demokrasi ve insan hakları değerlerini yeniden öne çıkarma ve ABD’nin bu alandaki güvenilirliğini geri kazanma çabasının da Erdoğan’ın hoşuna gitmeyebileceğini ifade etti.

 BU YIL LİŞKİLERİ ETKİLEYECEK KONULAR NELER OLACAK?

Türkiye-ABD ilişkilerini son yıllarda meşgul eden konular 2021’de de etkisini sürdürecek gibi görünüyor. Geçen yıllardan kalan S-400, Suriye, Doğu Akdeniz ve Libya konularının bu yıl da iki ülke yetkililerinin gündemindeki yerini koruyacağı tahmin edilirken, Biden yönetiminin insan hakları dosyasını da önceki dört yıla göre daha fazla gündeme getireceği kesin. İlişkilerin, gelecek baharda New York’taki Halkbank davasından çıkması beklenen kararla yeni bir krize sürüklenmesi ihtimali bir yandan uzmanlarca dile getirilirken, Biden yönetiminin Türk Akım ve Kuzey Akım 2 projeleri bağlamında uluslararası enerji hatları konusunda izleyeceği politikaların da ilişkileri etkileyebileceğine dikkat çekiliyor.

YAPTIRIMLAR KONUSU

Öte yandan ilişkilere şu anda en ağır hasarı veren mesele kuşkusuz Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400 füze savunma sistemi. Türkiye, ABD ve NATO müttefiklerinin şiddetli itirazlarına rağmen bu konuda hala bir geri adım atmış değil. Hoffman’a göre de S-400 konusu bu yıl da ikili gündemin üst sıralarında yer alacak. Bu konuda bir uzlaşmanın olabileceği yönünde bir işaretin de bulunmadığını ifade eden Hoffman, “Eğer Türkiye yeni bataryalar da alma yoluna giderse öncekine göre daha fazla ve daha da sert CAATSA yaptırımları getirilecektir. Bence bu konuda Trump’ta gördüğümüz tereddüdü Biden ekibinden görmeyeceğiz” dedi.

Hoffman, Ankara’nın krizi en azından yavaşlatmak için bu konuda bir çalışma grubu kurulması konusunu tekrar gündeme getirebileceğini ancak Erdoğan’ın önünde “ya sistemden vazgeçip depoya kaldırma ve bu geri adımın iç siyasette yaratacağı sonuçlara katlanma ya da yeni ABD yaptırımlarına maruz kalma” şeklindeki iki temel seçenekten başka bir yol öngörmediğini belirtti. Hoffman, ABD’nin bu konuda “top Türkiye’de” yaklaşımına sahip olduğunu kaydetti.

Hoffman, NATO’nun ana kurulma nedeninin Rusya’nın saldırganlığına karşı koruma sağlamak olduğuna dikkati çekerek, Türkiye’nin bir yandan NATO üyeliğinin faydalarını görmeye devam etmek isterken diğer yandan Rusya’yla savunma ve stratejik bağlar inşa etmesinin ABD ve birçok Avrupa ülkesinin gözünde “kabul edilemez” olduğunu belirtti.

“Biden ekibi SDG’yle ortaklıklarını yeniden canlandırabilir”

Bazı bölgesel meselelerin de ilişkilerde konuşulmaya devam edeceğine işaret eden Hoffman, Suriye konusunda görüş ayrılıklarının sürdüğünü, Biden ekibinin doğu Suriye’yi istikrara kavuşturmak ve IŞİD’in yeniden ortaya çıkmasını önlemek için Suriye Demokratik Güçleri’yle (SDG) ortaklığı muhtemelen yeniden canlandıracağını söyledi.

Türkiye’nin, SDG’nin omurgasını, terör örgütü PKK’nın uzantısı olarak gördüğü YPG’nin oluşturması nedeniyle bu durumdan elbette hoşnut olmayacağına dikkati çeken Hoffman, “Erdoğan örneğin Ayn Issa gibi bölgelerde SDG’ye karşı bir hamle yapar mı ya da ne kadar ölçüde yapar, tekrar gerilimi tırmandırır mı, bu da alevlenebilecek yeni bir gerilim alanı” ifadesini kullandı.

HOFFMAN: SORUNLARA TOPLU ÇÖZÜM YAKLAŞIMI BEKLEMİYORUM

Amerikalı uzman Max Hoffman, iki ülkenin aralarındaki sorunların çözümü için “büyük mutabakat” şeklinde toplu bir formül bulmaktan ziyade meseleleri tek tek alma şeklinde bir yaklaşım olacağını öngördüğünü de söyledi.

Türkiye ve ABD’nin bir ölçüde Suriye’de ve bunun yanında Doğu Akdeniz’de çıkarlarının ayrıştığını, Libya’da bir nebze örtüşme olsa da S-400 konusunun da çözülecek gibi görünmediğini, demokrasi ve hukukun üstünlüğü konusunda da Erdoğan’ın anlamlı ılıman adımlar atacağı yönünde bir göstergenin bulunmadığını ifade eden Hoffman, bu sebeplerden dolayı “büyük mutabakat” için zeminin uygun olmadığı değerlendirmesinde bulundu.

“Dolayısıyla bence en iyi yol, ilişkilerdeki konuları birbirinden ayrı tutmaları. Örneğin Biden ekibi Libya’da ‘Evet, işbirliği yapabiliriz’, Suriye’de ‘Aramızda anlaşmazlıklar var ama geçici uzlaşma alanları belki bulabiliriz” diyebilir. S-400 konusu, akıbeti Erdoğan’ın elinde olan potansiyel anlamda gerilimi tırmandırıcı bir döngü. Dolayısıyla bu ilişkileri bölümlere ayırma yaklaşımı ve Biden ekibinin Trump’a göre biraz daha sert bir çizgi izleyeceği beklentisi, Erdoğan’ı bazı zor seçeneklerle karşı karşıya bırakacak. Bence bazı bakımlardan, bir ‘mola’ vermek Erdoğan’ın işine gelebilir çünkü son 4 yılda Trump’ın başkanlığından istifade ederek Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarının çok agresif şekilde üzerine gitti. Bu hamlelerin bazıları dev boyutta riskler barındırıyor. Bu nedenle biraz duraksamaya geçmesi ve kazanımlarını emniyete alması bir süreliğine Erdoğan’ın çıkarına gelebilir, en azından yeniden seçim kampanyasına başlayıncaya kadar.”

 

Bir soru üzerine, S-400 kararının en başından bu yana Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kişisel bir ısrar sergilediği bir konu olduğuna işaret eden Hoffman, Türk hükümetinin büyük bir kısmının ya da Türk ordusunun bu krizin bedellerinin faydalarına nasıl ağır bastığının tam olarak farkında olmadığı görüşünü dile getirdi.

Türkiye’nin ilave bataryalar da alması halinde yeni Amerikan yaptırımlarıyla karşı karşıya kalma tehlikesine yeniden işaret eden Hoffman, bu durumun, önemli oranda hala Batı’ya ve ABD’ye bağımlı olan Türk savunma sanayinin faaliyet göstermesini giderek daha zor hale getireceğini söyledi. Türk ordusunun Irak, Suriye ve Libya gibi bir dizi çatışma sahasında konuşlanmış durumda olduğunu, Doğu Akdeniz’de de donanma açısından yeni taahhütler altına girildiğini hatırlatan Hoffman, “Şu anda savunma sanayisini en uzun geçmişe sahip savunma ortağınızdan tamamen koparmak için çok kötü bir zaman. Tüm bunlar da Türkiye’nin bu yolu tercih etmek suretiyle elinden çıkardığı F-35’lerden daha az kapasiteye sahip bir hava savunma sistemi uğruna yapılıyor.

Dolayısıyla dış politika perspektifinden bakıldığında akılcı ve gerçekçi görünmüyor. O zaman biz analistler olarak Erdoğan’ın bu yolu seçmesinin diğer nedenlerine bakıyoruz. Bence bu, Türkiye’nin büyük bir güç olma hakkı ve Batı’dan daha bağımsız olması gerektiği yönünde bir çeşit kişisel ideolojik dünya görüşünün bir parçası. Bunun değişeceğini sanmıyorum. Erdoğan 2015’te, 2016’da ABD tarafından ihanete uğradığını hissettiğinde, Kürtler’le çatışmalar başladığında, bu hedefi agresif biçimde, tek taraflı ve çoğu zaman da askeri olarak ileri götürmeye başladı. Geri adım atacağını tahmin etmiyorum. Bunun yanında iç politikada da, Batı’ya karşı şüpheci hatta düşman gözüyle bakan bir seçmen tabanına sahip aşırı sağ milliyetçilere yapısal olarak kendisini bağlamış durumda. Liberallere, Kürtler’e yönelemez, başka hiçbir yerde oya sahip değil, bu milliyetçi oylara ihtiyacı var. Dolayısıyla, bu konularda, hele de S-400 gibi AKP’ye yakın medyanın baş sayfalarını süsleyen bir konuda geri adım atacağını hayal etmek zor” diye konuştu.

“İLİŞKİLERİN SEYRİ ERDOĞAN'IN İZLEYECEĞİ YOLA BAĞLI''

Hoffman, Türk-Amerikan ilişkilerinde üç geleneksel temel konuya değinerek, bunlardan demokrasi ve hukukun üstünlüğünün, “hiçbir zaman mükemmel olmasa da ve Soğuk Savaş döneminde Türkiye’de darbeleri destekleyen ABD’nin kendisi de bu ideallere her zaman uymasa da”, Türkiye’nin otoriter yöne kayışıyla birlikte “enkaza dönüştüğünü”, Rusya’ya karşı stratejik ortaklığın S-400 meselesi nedeniyle ciddi biçimde aşındığını, Irak, Suriye ve diğer konulardaki bölgesel işbirliğinin de ciddi hasar gördüğünü ifade ederek, “Dolayısıyla eski ilişki düzeni artık yok. Hala arada değerli bağlantılar var. NATO üyeliği, askeri bağlar, bazı istihbarat paylaşımı ve bölgesel işbirliği hala devam ediyor, çok daha fazlasını yapmak için potansiyel de var ama artık eski kriterlere göre bir değerlendirme yapamayız” dedi.

Hoffman, “Dolayısıyla şimdi öne çıkan soru şu: Erdoğan bu duruşunda ne kadar daha ısrar edecek? Eğer bu işi daha da ileriye götürürse, 2021’de 2022’de ilişkilerin ciddi biçimde kopması, açıkça hasmane bir yapıya dönüşmesi ve yaptırımlar yönünde gerçek bir risk bulunuyor. Erdoğan tavrında bir duraksamaya giderse, ABD bundan memnuniyet duyacaktır çünkü Biden ekibi de bölgede çok sayıda ‘alevli’ krizle karşı karşıya. İhtilafları idare etmek, gerilimi düşürmek, tarafları müzakere yoluna sevk etmek gibi amaçları olacak. Yani Türkiye’nin yeni bir ihtilafı aktif olarak başlatmaması Biden ekibi için bir kazanım olarak görülecektir” diye konuştu. Hoffman bunun yanında, ABD’li yetkililerin aklında, “Türkiye’de siyasi değişim de mümkün, belki de farklı bir yönetim altında ya da farklı bir bakış açısına sahip yeni bir cumhurbaşkanıyla ilişkiler daha anlamlı şekilde yeniden oluşturulabilir. Dolayısıyla, ‘daha iyi günlerin gelebileceği’ beklentisiyle’ bağları bir anlamda koruyalım ve bazı temel kurumsal ilişkileri muhafaza edelim” şeklinde bir düşünce de olabileceğini söyledi.

“Erdoğan şu anda uzlaşma aşamasında ama bunun uzun süreceğini sanmıyorum”

Max Hoffman, Erdoğan ve Türk hükümeti yetkililerinin son dönemdeki açıklamalarının ABD’ye yönelik olumlu tonlar içermesi konusunda, bunun en önemli nedeni olarak Türk ekonomisinin içinde bulunduğu duruma işaret etti. Batı’yla ilişkilerin daha da kötüye gitmesinin Türk ekonomisinde yaşanan sorunları da daha derinleştireceği endişesinin bu yaklaşımda önemli rol oynadığı görüşünü dile getiren Hoffman, bir diğer neden olarak, ABD’de her yeni yönetim göreve başladığında Erdoğan’ın önce, “ABD yönetiminin nasıl bir yöne gideceğini görmek” ve Amerikalılar’a - bir anlamda manipüle ederek - “Evet, ilişkileri geçmişte X, Y, Z konularında sizin gözünüzde istismar ettik ama şimdi işbirliği yapmak istiyoruz” dedirtmek için uzlaşma yaklaşımı sergilediğini belirtti. Hoffman, üçüncü bir nedenin de Avrupa Birliği’nin Doğu Akdeniz konusunda daha katı ve cezalandırıcı bir karşılık vermesini engellemek olduğunu kaydetti. Ayrıca Erdoğan’ın temelde “rövanşist” bir özelliğe sahip olduğunu, Türkiye’nin avantajına olacak şekilde bölgede yeni bir düzen kurmaya çalıştığını ancak bunun beraberinde büyük riskler de getirdiğini ifade eden Hoffman, “Türkiye şu an itibariyle aşırı yüklenmiş durumda ve bir mola Erdoğan’ın da çıkarına olabilir. Bu da bu uzlaşma aşamasına girmenin bir diğer nedeni olarak öne sürülebilir” dedi.

Ancak Hoffman, gerek aradaki potansiyel gerilim konularının çok fazla ve ciddi nitelikte olması gerekse Erdoğan’ın kişisel dünya görüşü ve iç siyasi nedenlerle taviz verecek bir konumda olmamasının, içine girdiği “uzlaşma aşamasının” çok uzun sürmeyeceği anlamına gelebileceğini söyledi. Hoffman bunun yanında, 2022 ya da 2023’de yeni genel seçimler yaklaştığında Erdoğan’ın daha önceki seçim dönemlerinde de olduğu gibi tavrını yine sertleştireceği, özellikle de Doğu Akdeniz’de gerilimi arttırabileceği tahminini dile getirdi.

TÜRKİYE'YE BASKILAR DEVAM EDECEK Mİ?

Hoffman, Washington’da Türkiye’ye karşı tepkilerin en yoğunlaştığı yerlerden biri olan Kongre’de Biden döneminde de Ankara’nın hedef tahtasında olmayı sürdüreceği öngörüsünde bulundu.

S-400 meselesi, Suriye ve en son Doğu Akdeniz’de ve demokrasi, hukukun üstünlüğü konularında attığı adımlar nedeniyle Kongre’de Türkiye’ye karşı bir öfkenin olduğuna işaret eden Hoffman, “Kongre yeni dönemde de bu konuları gündeminden düşürmeyecek. Biden ekibine biraz manevra sahası tanıyabilirler, çünkü Biden’in otoriter liderlere karşı koyma niyetine güveniyorlar ama Türkiye konusunu gündemlerinden düşürmeyeceklerdir, Türkiye’ye karşı çok az iyi niyet var. Dolayısıyla evet, Ermeni konusunda olsun, Doğu Akdeniz konusunda olsun yeni krizler yaşanabilir, Türkiye Suriye’de Kürtler’e karşı yeni askeri operasyonlar başlatırsa bu da Kongre’nin harekete geçmesine davet çıkarabilir. Biden ekibi sorunları onarıp önlerine bakmak isteyecektir ama tıpkı Erdoğan’ın geri adım atmaması için içeriden gördüğü baskılar gibi Biden ekibi de aynı baskıları görecek. Bu noktada bir çeşit uzlaşma yolu bulabilirler mi, önümüzdeki büyük soru bu” diye konuştu.

RAPORDAN AYRINTILAR

Hoffman’ın “2021’de Türkiye-ABD İlişkilerinde Gerilim Alanları” başlıklı raporunda da, Trump ve Erdoğan’ın aralarında geliştirdiği yakın kişisel bağların, ikili ilişkilere zarar veren ayrılıkları sadece geçici olarak rafa kaldırdığını, Biden’ın ise Trump’ın “müdahale etmeme” yaklaşımını devam ettirmesinin beklenmediği belirtiliyor. Dolayısıyla rapora göre, 2021’de iki ülke arasındaki ihtilafların çoğu tekrar su yüzüne çıkabilir ve ilişkilerde daha derin kırılmalara neden olabilir.

Bununla birlikte, raporda Biden yönetiminin, “Rusya’ya karşı koymaya katkı sağlayan, mülteci krizini idare eden, Ortadoğu’da Washington’la birlikte çalışan, istikrarlı, demokratik bir Türkiye’nin ABD’nin çıkarına olduğundan” hareket ederek, Türkiye’ye karşı olası cezalandırıcı adımlarında aşırıya kaçmamaya da dikkat edeceği öngörüsüne yer veriliyor. Bu tür adımların bir yandan Türk ekonomisini felce uğratırken diğer yandan demokrasiyi güçlendirmeye de pek az katkı sağlayacağı ve Ankara’yı Moskova’ya daha da yaklaştırabileceği bilinciyle Biden yönetiminin bu konuda bir denge gözetmesinin gerekeceği ve her cephede Türkiye’ye karşı çok sert olamayacağı değerlendirmesine yer veriliyor.

 

Raporda, Türkiye’nin stratejik özerklik çabasına karşı Biden yönetiminin katı bir “al-ver ilişkisi” duruşu sergilemesi gerektiği görüşü dile getirilerek, bu duruşun Erdoğan’ın tek taraflı yaklaşımlarını muhtemelen değiştirmeyeceği ancak en azından bazı kurumların bağlarının muhafaza edilmesine yardımcı olabileceği belirtiliyor. Raporda, “ABD Türkiye’yle katı bir al-ver ilişkisi içine girmeli, durdurulamayan tırmandırıcı döngüleri yavaşlatmaya çalışmalı, duygu yüklü aleni anlaşmazlıklar haline sıklıkla dönüşen konuları bürokratikleştirmeli ve iki ülkenin yaşadığı görüş ayrılıklarını bölüm bölüm ele almalı. Tüm bunlar birlikte değerlendirildiğinde, hedef, kurumsal bağları mümkün olduğu ölçüde koruyarak, Türkiye’yle ilişkileri, gelecekte daha anlamlı şekilde yeniden canlandırılabileceği umuduyla beklemeye almak olmalı” ifadeleri kullanılıyor.

Trump’ın “müdahale etmeme” yaklaşımının Ortadoğu’da ve Doğu Akdeniz’de karışıklığı tırmandırdığı ve Türkiye dahil pek çok bölgesel aktörün de Trump’ın bölgeye karşı bu ilgisizliğini kendi çıkarına kullandığı tespiti yapılan raporda, Biden’ın bu durumu muhtemelen tersine çevireceği, Türkiye konusunda da Beyaz Saray’ın duruşuyla ABD bürokrasisi ve Kongre’nin duruşu arasındaki ayrılığı kapatacağı, liderler arasındaki ilişkileri de kişisel nitelikten çıkaracağı kaydediliyor.

Raporda, “Amerikan politikası muhtemelen daha tutarlı olacak. Erdoğan Beyaz Saray’a tek bir telefonla ABD politikasını tersine çeviremeyecek. İnsan hakları, demokrasi ve yolsuzlukla mücadele ABD’nin gündemine geri gelecek. Biden Kürtler’in siyasi ve kültürel haklarına uzun zamandır sempatiyle bakıyor, Suriye’de IŞİD’i yenilgiye uğratan Kürtler’in öncülük ettiği kampanyanın idaresine katkı sağlamıştı. SDG’ye desteğini muhtemelen koruyacak, bu da Türkiye hükümetini kızdırmaya devam edecek. Dördüncüsü de Biden, ABD’nin NATO’ya ve Avrupa’yla daha geniş ilişkilere desteğini yeniden pekiştirecek. Bu da Türkiye açısından farklı yönler açabilir” deniyor.

Rapora göre ilişkilerde belirleyici olacak kilit sorulardan biri şu: “Eğer Biden yönetimi Ankara’nın alıştığından biraz daha sert olursa, Cumhurbaşkanı Erdoğan da iddialı çizgisini daha mı arttıracak ve belki de ilişkilerin tamamen kopmasına mı neden olacak, yoksa Türkiye’nin bölgesindeki üç ihtilafa derin biçimde dahil olmasına ve zarar gören ekonomisine bakıp, bir uzlaşma yolunu mu arayacak?”